Beatles konser verse de gitsek kafasındayım hala
Tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (Bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.)
Oğuz Atay - Babama Mektup

atakanbilgin:

Saat 10 civarı falan… Telefon…
“Yılmaz?”
“Evet?”
“Ekrem ben… İzmir’den.”
“Vaay, ağabey hayırdır?”
Aynı muhitin çocuğuyuz. Kardeşi, üniversiteden arkadaşım. Ekrem ağabey, bizden 7-8 yaş büyük…
Hayli oldu, görüşmeyeli.
“Şırnak’ta 5 şehit varmış.”
Gazeteciyiz ya…
“Maalesef ağabey, mayın.”
Sesi…

Arsız ve de namussuz düşmanın; onu savunan, sempati duyan, taraftarı olan herkesin amına koyayım.
Ateşin keşfinden sonra, en büyük yangın benimki.
Alişan
Bazı filmler çok kötü, çok saçma, çok çöp oldukları için güzeldir. Plan 9 From Outer Space, Edward D. Wood Jr.‘ın ya da Tim Burton‘ın o ünlü filmindeki gibi bilinen adıyla Ed Wood‘un en ünlü filmi. Tabakların ufo diye uçuştuğu, sallanan iplerin gözüktüğü, uzaylıların ölen insanlara elektron vererek Dracula, Vampira, Zombie olarak tekrar canlandırdıkları, ultra-saçma diyalogların büyük bir ciddiyetle hayata geçirildği her şeyiyle saçma bir film bu. Kendini o kadar ciddiye alıyor ki, bütün yaşananların gerçek olduğunu, hatta senaryonun görgü şahitlerinin ifadeleri doğrultusunda yazıldığını bile iddia ediyor. Filmin ne kadar absürt olduğunu, hemen filmin başındaki anlatıcının kurduğu şu cümleyle özetleyebiliriz esasında, ‘Kalbin, uzaydan gelen mezar soyguncularının hikayesine dayanabilecek mi?’. 

Bazı filmler çok kötü, çok saçma, çok çöp oldukları için güzeldir. Plan 9 From Outer Space, Edward D. Wood Jr.‘ın ya da Tim Burton‘ın o ünlü filmindeki gibi bilinen adıyla Ed Wood‘un en ünlü filmi. Tabakların ufo diye uçuştuğu, sallanan iplerin gözüktüğü, uzaylıların ölen insanlara elektron vererek Dracula, Vampira, Zombie olarak tekrar canlandırdıkları, ultra-saçma diyalogların büyük bir ciddiyetle hayata geçirildği her şeyiyle saçma bir film bu. Kendini o kadar ciddiye alıyor ki, bütün yaşananların gerçek olduğunu, hatta senaryonun görgü şahitlerinin ifadeleri doğrultusunda yazıldığını bile iddia ediyor. Filmin ne kadar absürt olduğunu, hemen filmin başındaki anlatıcının kurduğu şu cümleyle özetleyebiliriz esasında, ‘Kalbin, uzaydan gelen mezar soyguncularının hikayesine dayanabilecek mi?’. 

Ordinary World

O’nun, sabaha çıkmasının imkansız olduğunu söylediklerinde, içimizi saran korkunun adını en sonunda koyabilmiştim. Her geçen dakika, sabaha yaklaştırıyordu bizi. Hep bir ağızdan, o an uydurduğumuz duaları ediyorduk. Gariptir, herkes aynı şeyleri, aynı anda söyleyebiliyordu. Kısmen büyük bir çember oluşturduk, ayine benzer bir şeyler yapıyorduk. Hepimiz, verdiğimiz birer parçamızdan – dudaklarıma hayrandı, dudaklarımı verdim onun için- ona benzer bir şey oluşturduk. Çemberin ortasına koyduk. Güneşin doğmasına 2 saat vardı. Herkesin içindeki korku gittikçe büyüyordu. 2 saat, onu hayata döndürebilmemiz için yeterli miydi, kimsenin hiç bir fikri yoktu. Oluşturduğumuz ‘şey’in içine onun sevdiği bütün şarkıların olduğu bir nota defteri koyduk. Notalar onu hayata döndürebilirdi –bize hep şarkı söyleyerek yaşayabildiğini söylerdi. Ta ki o lanet hastalığa yakalanana kadar. 

Hastalığının azdığı ve o son darbeyi vuran kriz geldiğinde ben ondan 578 km uzaktaydım. Gecenin bir yarısı aradılar beni, koşarak tüm yolu yarım saatte bitirmiştim. Bütün herkes hastanenin önünde bekliyordu. Kimseyi içeri almamışlar. Herkesin yüzünde aynı endişe vardı. ‘O, sabaha çıkamayacak.’ Ben inandım. Onun bütün sabahlara çıkabileceğine, güneşle birlikte tekrar doğabileceğine, güneşi doğurabileceğine, ‘let the sunshine’ eşliğinde o hastanenin penceresinden bakıp önce bizle dalga geçip sonra gülümseyeceğine inandım. Söz konusu o olduğunda duygusallaşıyorum. Biliyorum.

Doktora, hastalığını bize eşit miktarda pay etmesini teklif ettim. Doktor kabul etmedi. 

Yaptığımız ‘şey’de hiçbir hayat belirtisi yoktu. Ne kımıldıyordu, ne konuşuyordu. İçimizden biri dürttü onu, göğsü yerinden oynadı. Ben düzeltmeye çalıştım. Ama göğüslerin onunkine hiç benzemediğini farkettim. Bunu onlara söyledim. Hepsine. Bana nerden bildiğimi sordular hep bir ağızdan. Anlattım onlara. Aşkımızı anlattım. Kimsenin bilmediği gizli aşkımızı. Senelerdir süren, acılarla dolu, sancısını boğazımda hissettiğim aşkımızı anlattım hepsine. Aşkımızın sahip olmadığı efsaneviliği de anlattım. Asla var olmayacak yaşamışlığımızı da anlattım. Çok büyük bir aşkmış gibi anlattım. Hiç yaşanmamış, hiç yaşanmayacak bir aşkmış gibi anlattım. Sanki yeni dünyanın ‘Adem ve Havva’sı bizmişiz gibi anlattım. İnandılar bana. Anlatırken ben de inandım. İçlerinden birine göğsünün onun göğsüne benzediğini söyledim. Ağlıyordu aşkımıza, itiraz etmeden göğüslerini ona verdi. Yakıştı.

Hikayemiz zamanı çok hızlı geçirtmişti. Sabahın olmasına 1 saat vardı. ‘I wasted my time till time wasted me’ diye bağırdı hiç tanımadığım biri. Güzel şarkıdır, dedim makul bir ses tonuyla. Daha yazmadım o şarkıyı, dedi daha alçak bir sesle. Her şarkına bu sözleri koymalısın, dedim içimden. Sustuk.

Saatleri bir saat ileri aldı biri. Bok var gibi. Onun ileri alması, güneşi doğurdu. Güneş, saatin dolmasını bekliyordu. Doldu ve doğdu. Ama geceydi hala. Koca Tanrı, ‘sabaha çıkamayacak’ diye bağırdı en dipten. Ben de ona bağırdım, sen de böyle diyorsan bırak doğsun güneş diye. Ama o sertti, tavizsizdi. Güneşi yaptığımız ‘şey’in içinden doğurdu. Her şey yanıyordu gözümüzün önünde. Defterdeki bütün notalar aynı anda yanıyordu. Aynı anda çaldı hepsi, aynı anda söndü, aynı anda bitti sesleri. Aynı andaydık hepimiz. Herkes o ‘an’ı yaşıyordu. Sabah oldu.

O, sabaha çıkamadı. Sabah, çok yüksekteydi. Biz bunu düşünemedik. Kendi çıkar diye bekledik. Olmadı. 

Güneş, odasına girdi. 

Sabah, O’na indi. 

Weeping Song

Anne denilen kadınla ilişkim tek gecelikti. Yani, kendi annemle tek gecelik bir ilişki yaşadım. Sanırım çok sarhoştum, hiç bir anını hatırlamıyorum. O da hatırlamıyordur eminim. Ama güzel bir gece geçirdiğimizden de eminim. En azından öyle olduğunu hissedebiliyorum.

Dediklerine göre ben doğduktan sonra sadece 2 saat daha yaşayabilmiş. Bunu bir çocuğa niye derler ki.